Yazar arşivi
children of men
yıl 2027, mekan londra. son doğum 18 yıl önce olmuş. o zamandan beri dünyaya kısırlık hakim. yeni doğumlar olmadığı için de dünya ölüyor. büyük britanya dünyanın diğer bölgelerinden ülkeye girmeyi başaran göçmenleri sınır dışı etmek için büyük bir çaba harcıyor. bir de hepimiz göçmeniz hepimiz yabancıcılar var ki bunların elebaşı julianne more. terör örgütü gibi birşeye denk geliyor yanlış anlamadıysam.
micheal caine var, jasper isimli saçlı sakallı bir ihtiyarı oynuyor, izini kaybettirmiş bir marihuana yetiştirip sonra da satıcısı. asıl adam clive owen, yani theo‘nun jasper ile bağlantısını çözemedim ama birbirlerini sevip kolluyorlar. bir de kee var. hani şu göçmenlerden, zenci bir kız. kendisi hamile. onu bi yere götürmeye çalışıyolar fln öyle bişeyler. 18 yıl sonra ilk defa bir bebek doğacak. oh my god..
çok sağlam bir bilim kurgu olduğunu okuyup öyle izlemiştim ama gelecekte geçen bir aksiyon filmi ile karşı karşıya kaldım. filmin bilim kurgu olduğuna da inanmıyorum. yıl 2027, şimdikinden farklı lcd ekranlar üretilmiş ve hiç çocuk olmuyor. bu mudur bilim kurgu? nası bi aksiyon yapsam diye düşünürken böyle saçma bir kurgu oluşturmuşlar. zaten başroldeki 3 ünlü oyuncu da ölüyor. hangi sırayla öldüklerini söylemeyim de onu bari merak edin. gerçi izlemenizi tavsiye etmiyorum ama hadi neys..



yumurta bir üçlemenin son filmi ama ilk çekilmiş. tümden gelim oynuyoruz. ilk iki film bal ve sütmüş ve süt şu an çekiliyormuş. başrolde nejat işler var, yusuf köksal isimli bir şairi oynuyor. memleketi izmir tire’den ayrılıp istanbul’a gitmiş. bir gece tükkanında yatmaya hazırlanırken telaşlı bir telefon alıyor. yusuf abi diyor kızın biri, bizi ara ve olaylar gelişiyor.
yönetmen semih kaplanoğlu nuri bilge ceylan‘ın durağan filmlerle habira cannes’da ödül kazanmış olmasından etkilenmiş olmalı ki dupdurağan bir film yapmış. konuşmayan, odunumsu insanları izliyoruz. bişeyler oluyor anlam çıkartmaya çalışıyoruz ama boşta kalıyor. günler geçiyor, bir anadolu kasabasının günlük hayatından kesitler görüyoruz ve bekliyoruz bişeyler olacak diye. olmuyor.

yumurta’yı izlerken nuri bilge ceylan ve andrei zvyagintsev‘in filmlerini düşündüm. andrei’nin filmlerini yanına yaklaşamaz bile ama nuri bilge’ye de ulaşamamış. filmin hemen hemen tamamı tire’de ve ev içinde fln geçtiği için pek enteresan çekimler yapamamış. sen uzağa git ben nejata netleyim gibi hareketler yapmış o kadar. andrei izleyin o sırada ekmek yiyin derim ben bu ikisine. 40 fırın hesabı..
bu arada, sözlüğe baktım yazımı yazmadan, genel görüş ne yönde diye. biri demişki, “yaşam ve ölümü anlatıyor”. hadi ordan dedim. bi başkası “bir türlü sadede gelemeyen, mütemadiyen çabalayan film” demiş. bastım şukelayı.. bu kadar iyi özetlenemezdi bi film.



tek kelime ingilizce bilmeyen meksikalı bir kadının küçük kızıyla birlikte çalışmak için las vegas’a gelişi ve orada, babası amerikanın en iyi aşçıbaşısı ve dünyanın en sakin kocası, karısı histerik bir kadın olan zengin bir ailenin yanında işe girmesini anlatan bir film. ailenin bernice isimli kilolu ve diş telli ama müthiş tatlı bir kızları ve eskiden ünlü bir şarkıcı olan annannesi var.
evinizde dilinizden anlamayan bir yardımcı olduğunu düşünün. el işaretleriyle anlaşıyorsunuz ya da anlaşamıyorsunuz. bir de kültür farkları var. meksikalı flor’un ailede anlam veremedikleri ve onların flor’da anlam veremedikleri, çatışmalar. ebeveyn-çocuk ilişkileri ve anlaşmazlıkları. hepsine sakin yaklaşma mesajı. aşk ise olmazsa olmaz. samimi ve komik bir film.

flor‘u paz vega oynuyor, baba karakteri olan john clasky‘yi adam sandler. histerik kadın deborah clasky‘yi canlandıran tea leoni de görülmeye değer. izleyin, izletin (tam bir aile filmi)..



gadjo dilo
gadjo çingene olmayan manasına geliyormuş. dilo‘nun tam manası konusunda hiçbir fikrim olmamakla birlikte çılgın olabilir diye düşünüyorum. çünkü filmin ingilizce ismi crazy stranger, türkçesi ise çılgın yabancı.

stephane müzik peşinde koşan bir fransız, çok sempatik bir yüzü ve müthiş bir gülümsemesi var, dilini bilmediği topraklara nora luca isimli bir şarkıcıyı arıyor. geceyi geçirecek yer ararken izidor isimli çingeneyle karşılaşıyor ve onun yaşadığı topraklara gidiyor. çok sıcak bir film derler hani, işte ondan. çingenelerin reprenkli dünyaları, habire oynamaları (hem de nasıl oyun), hakareti ve küfürü iyi niyet göstergesi olarak kullanmaları gibi akılda kalıcı birçok güzel yanı var. stephane fransızca bilip konuşuyor, çingenelerse kendi dillerini. iki taraf birbirine kendi dilini öğretirken aklımda altyazıda “harika, adamım” olarak çevrilen ve telafuzu “super munşen” olan fransızca ifade kaldı. fransızca bilen biri şunun doğrusunu yazsın lütfen.
balkan müziğini seviyorsanız film bir artı daha alıyor. akılda kalıcı parçalar var. bu arada filmin sansürlenmesi gereken yerleri var ve altyazısı biraz terbiyesiz. ne biçim film tavsiye ediyosun demeyin sonra.. bunlarla ilgili bir probleminiz yoksa eğlenceli zaman geçirebileceğiniz bir film.. ona göre..
romulus, my father

acıların çocuğu ray romanya kökenli olup avustralyada yaşayan bir çocuk. dengesiz ve sorumsuz annesi, aynı kadını paylaşan ve vazgeçemeyen karaktersiz öz ve üvey babalarının arasında yaşamaya çalışıyor. çok yavaş bir film, sürükleyici olmayan bir senaryo, avustralyalı romenlerin acınası hali. hikaye gerçekmiş ve gerçek ray’in anıları kullanılmış. ray büyüyünce yazar ve filozof olmuş. filmin sonunda veriliyor bu bilgi. nasıl olmasın nasıl. bu nasıl çocukluk.




proof & fracture
biri proof diğeri fracture olmak üzere iki günde iki anthony hopkins filmi izledim.
anthony hopkins deyince aklıma kuzuların sessizliği filmindeki hannibal karakteri gelir. ayemdibi’den filmografisine baktım da, izlediğim diğer filmlerinde de hep benzer karakterleri oynamış. katil değilse bile manyak, psikopat, dengesiz, şerefsiz. misal meet joe black‘teki ölüm meleği, surviving picasso‘daki picasso, all the king’s men‘deki yargıç karakteri ve diğerleri. hepsi aynı yerden çıkma.
proof filminde anthony hopkins kafayı bozmuş bir matematik dahisini oynuyor. gywneth paltrow ise babasına çekmekten korkan kızını. ikisi de matematikçi ve sanırım kafayı bozma durumu kalıtsal, ikisi de dengesiz. erkek oyuncu kontenjanından kendisine yer bulmuş jake gyllenhaal ise filmin aşk baharatı. matematikçiler için olabilir ama ben pek keyif alamadım. anthony’nin oyunculuğu ve gywneth’in juliet’e (losttaki) ne kadar benzediği dışında pek birşey kalmadı aklımda. filmin konusu hakkında bir ipucu olarak hiçbişey söyleyemem. spoiler’a girer..




fracture‘da da yine psikopat bir hopkins canlandırması var. ryan gosling ise bölge savcılığında görevli bir avukat. şöyle bir benzetme yaparsam yanlış olmaz. hopkins kediyi, gosling fareyi oynuyor. hopking goslingle kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor. hiç hazzetmediğim gosling’in fare konumuna düşmesini keyifle izledim. bu arada film polisiye. afişte “karımı öldürdüğümü kanıtlayamazsınız” yazıyor. gelin siz tahmin edin gerisini..




proof’a 6, fracture’a ise 6,5 puan veriyorum. 10 üzerinden..
cassandra’s dream
woody allen tarafından yazılıp yönetilmiş acaip bir film. ian ve terry isimli iki kardeşin bir baltaya sap olma çabaları sırasında girdikleri dönüşü olmayan yolları anlatıyor. cassandra ise rüyasında balta görüp sapı nerde bunun diye ağlayarak uyanan biri fln demek isterdim ama alakası yok. filmde ne cassandra var ne de rüyası. ingilterede geçiyor ve biritiş aksanlı ingilizce konuşuyolar. bir parça takip sorunu var yani. bir suç öyküsü anlatan filmin geremediğini söylemeden geçemeyeceğim. her zamanki gibi ekşi sözlükte hastası çok görünüyor ama ben 10 üzerinden 5 puan verdim gitti. bi daha da gözüme görünmesin..
ingilizcesiyle the diving bell and the butterfly, türkçesiyle veya en azından türkiyede vizyona girdiği ismiyle kelebek ve dalgıç gerçek bir hikayeden uyarlanmış tek kelimeyle zor bir film. biyografi drama türündeki filmde bilinmeyen bir nedenle tüm vücudu felç olan, “gözlerim dışında felç olmayan iki şey daha var; hayal gücüm ve hafızam” diyen jean-dominique bauby‘nin yaşam mücadelesi konu ediliyor. bauby isimli asıl karakteri canlandıran fransız çok iyi iş çıkarmış. ayemdibi’nin 8.3 puanına 0.7 puan da ben ekliyorum 9 ediyor. evet, 10 üzerinden 9..

afişinden ve isminden içeriği tahmin edilemeyen bir filmle karşı karşıyayız
the notebook

ben film izlerken pek ağlamam. hatta hiç ağlamadım. bir dönem metrekareye düşen gözyaşı oranını epey yükselten babam ve oğlum‘u izlerken de hiç ağlamadığım için taş kalpli olmakla itham edildim. the notebook‘u lacking‘e sormuştum daha önce. güzel ama kotanı harcamana değecek kadar değil gibi birşey demişti. kotalı internet kullanıyordum o zamanlar, zor günlerdi. şimdiyse aklıma eseni ve esmeyeni indirebiliyorum ve sis*im bu filmi iki kez izlediğini, ikisinde de çok ağladığını söyledi. ben de izleyim bakalım eksik kalmasın dedim..
öncelikle şunu söyleyim: ağlamadım :) bundan daha acıklı aşk hikayelerini izledim, duydum. o yüzden çok da etkilenmedim. misal esas oğlan ve esas kızın gülücükler içinde birbirlerine kavuştukları an beni gülümsetmedi. normalde gülümsemem gerekirdi. sanki kendimmişim gibi o aşkın kahramanı. bu filmin neyi eksik diye düşündüm sonuna kadar. ryan gosling‘in oyunculuğunun kötü olduğuna karar verdim. zihnimde sakalını biraz daha uzattım ve çeçen mücahitlerinki gibi oldu yüzü. bu adam dedim bu hikayeyi oynayacak bir yüze ve mimiklere sahip değil. hiç sevmem ama leonardo di caprio oynardı mesela..
nuse**.. belki biraz spoiler olacak ama; filmin kurgusunu (1940larda geçen, aşk hikayesinin yaşandığı zamanı) atonement‘a benzettim. orda da benzer bir aşk vardı, hemen hemen aynı aşamalardan geçiyordu. yaşlı allie‘nin bataryası çıkarıldığında saati sıfırlanan bir cep telefonu gibi her sabaha sıfır bir hafızayla başlamasını da 50 first dates‘e benzettim. atonement’ı izlerken müthiş sıkılmıştım ama 50 first dates kesinlikle çok daha güzel bir aşk hikayesini konu ediyordu. 10 üzerinden 6,5 puan verip noktalıyorum. bu yarım puan senin hatırına sis :)
* sister manasında..
** neyse manasında..




son zamanlarda izleyecek film bulamama sorunu yaşıyorum, yaşıyoruz. holivutun elindeki kaliteli projeler tükenince, bağımsız sinema diye tabir edilen yerlerden de iyi bir film çıkmayınca ne kadar çok korku/gerilim filmi üretildiğini farkettim. nereye baksam korkunç yüzler var film afişlerinde. bu tür benim hiç hazzetmediğim bir tür olduğu için ben de ayemdibi’ye girip sevdiğim ve takip etmeye çalıştığım birkaç ismin (oyuncu, yönetmen) gelecek projelerini not ettim. sizinle de paylaşayım ve hatta varsa bildiğiniz müstakbel yapımlar siz de onları yazın ki sinerji fln olsun.
vicky christina barcelona: bu filme woody allen üzerinden ulaştım. oyuncu kadrosunda scarlett johanson, penelope cruz, javier bardem gibi isimler var. yönetmen de woody allen olunca türü romantik komedi olarak görünen bu filmden çok ümitliyim. bu arada yine woody’nin cassandra’s dream isimli filmini önümüzdeki günlerde izleyip yazmayı düşünüyorum.
pride and glory: bir edward norton filmi. colin farrell ise bonusu. amerikan futbolu merkezinde bir suç filmi bekliyorum. nypd fln yazıyor. her ne kadar basit görünse de edward filmidir diyip not alıyorum.
the curious case of benjamin button: the assasination of jesse james gibi bu da brad pitt‘in filmi. ona cate blanchett eşlik ediyor ki babel filminde de öyle olmuştu. her ikisini de çok severim. isimleri benziyor ve benjamin button eski bir isim gibi duruyor ama ayemdibi de yazanlara göre film fantastik romantik dramatik birşey. merakla bekliyoruz..
burn after reading: bir coen kardeşler filmi. türü komedi drama olan filmin oyuncu kadrosuna bakın siz. george connely, brad pitt, john malkovich, tilda swinton. big lebowski ve fargo gibi çok kaliteli komedi filmlerini yapmış adamlar bunu da kesin süper yapıyordur.
crossing over: sean penn üzerinden ulaştığım bir film. ayrıyetten harrison ford ve ashley judd da oynuyor ama benim asıl ilgimi çeken sean penn. güzel bir drama bekliyorum. gerçi sean peen filmi diye izleyip hayal kırıklığına uğradığım ya da beklediğimi bulamadığım iki film hatırlıyorum ama (mystic river ve interpreter).
rudo y cursi: gael garcia bernal başrolünde bir komedi drama filmi. seviyorum bu adamı..
dead like me: desmond brada yani henry ian cusick için not ettiğim bir fim. ben bu yazıyı yazdığım sırada henüz 6 oy almış ve ortalaması 9.7 (vuuuu). ismini verdiim filmler içinde 5 oy alıp imdb puanına sahip olan tek film de bu yanlış hatırlamıyorsam. bakalım internete ne zaman düşecek..


