Ekim, 2008 tarihine ait arşiv
death at a funeral
ingilizler kara mizah yapmayı iyi biliyorlar. snatch ve lock stock and two smoking barrels‘ı izlediğimde de bunu söylemiştim ben. death at a funeral da başarılı bir kara mizah örneği.
film başroldeki daniel‘ın babasının tabutunun uzun bir yoldan törenin yapılacağı eve getirilmesiyle başlıyor ve işin komik tarafı yani garip saçmalıklar dizisi de burada başlıyor. olmaması gerekenler oluyor, hayır bu kadar olamaz denenler de oluyor. sonuç oldukça eğlendirici.
madem film komik niye bu kadar sıkıcı yazıyosun diyor olabilirsiniz. filmle ilgili ne anlatabileceğimi bilmiyorum. cenaze töreni işte. bir sürü saçmalık oluyor ve komikler. daha ne diyim yani. 10 üzerinden 9 veririm bak.




a moment to remember
ismini ingilizce yazdığıma bakmayın, kore filmi. orjinal ismi nae meorisokui jiwoogae ama bunu bilmeseniz de olur. türkçesini bilmiyorum. fakir ama gururlu, marangoz ustası cheol-su‘nun fabrikatör kızı su-jin‘e olan aşkını anlatıyor. cheol-su yakışıklı olduğu kadar (kime göre neye göre, korelilere göre) kaba, dediğim dedik, kendini bişey sanan koreli bir marangozcudur. cheol-so ise bitmiş bir aşk nedeniyle morali yerlerde olan bir fabrikatör kızıdır. bunlar bir şekilde karşılaşır ve aşık oluverirler. yalnız aşkları sonsuza kadar sürmeyecektir çünkü su-jin amansız hastalığını einstein tipli, fosur fosur sigara içen ve amansız hastalık haberi verirken gülen bir doktordan öğrenir. gerisini anlatmayım.
yani konu biraz klişe. klişe olması kötü olmasını gerektirmiyor ama oyunculuk çok iyi değil. çünkü koreliler. koreli dediğin ne kadar rol yapabilir ki. yapamıyorlar da zaten. japonlar çekseydi daha güzel olurdu eminim .
şu sıralar aşkın peşinde ismiyle vizyonlarda olan isabel coixet filmi. 50 li yaşlarındaki öğretim görevlisi ve genç kız sevdalısı david‘in dersine girdiği bir sınıftan 20 li yaşlarındaki consuela‘ya olan aşkını anlatıyor. filmin başlarında ava çıkan bir aslanın geyikleri izlemesi gibi genç kızları izleyip gözüne birini yani consuela’yı kestiren david pislik ve şerefsiz bir görünüm sergilerken filmin ileriki aşamalarında az da olsa normalleşiyor. robotik vücut hareketlerine sahip olan david consuela’ya olan aşkı sırasında aralarındaki yaş farkı nedeniyle bazı şeylerin farkına varıp ikilemler yaşarken bunu film boyunca kankası george ile konuşuyor. bir de evli mi değil mi anlamadım ama birlikte yaşadığı bir kadın ve bir zamanlar terkettiği eski karısından olan oğlu var.
sonuçta, sinemasal olarak beğendim. düşük tempo nedeniyle bazen sıkılmış olsam da oflayıp puflamadan tamamını izledim. david’in filmin başındaki şerefsizliği ve consuela ile olan muhabbeti filmin devamı konusunda endişelendirdi ama devamı kötü değildi. david ve film’in normalleşmesi doğru orantılıydı.
bu arada david’i ben kingsley, consuela’yı ise penelope cruz oynuyor. 8 puan verebilirim sanırım.




man on the moon
andy kaufmann isimli saçma supan şovlar yapan bir adamın tüm amerikayı kekleyişini anlatan bir film. sahnede kavga ediyor ama aslında gerçek değil, hasta oluyor ama aslında gerçek değil. hayatı yalan dolan olan bir adam yani. amerikan halkının ne kadar salak şeylere gülebildiğini gösteriyor bir de. sanırım bir amerikan eleştirisi bu bakımdan. yani öyle olmalı. değilse eğer çok saçma. kekleyiş olarak güzel ama müthiş sıkıcı. vaaay helal olsun nası kekledi milleti diyorsunuz belki ama bir gram gülmüyorsunuz. en azından ben gülmedim. izlemeyin..
wristcutters
türkçesiyle bilekkesiciler intihar edenlerin öldükten sonra gittikleri yer ilgili bir film. cehennem gibi bir yer düşünmeyin. insanlar yine işe girip çalışıyorlar, yemek yiyorlar vs. bildiğimiz dünya yani. ama sadece intihar edenler var. nasıl intihar ettiğini tahmin etmece fln oynuyorlar mesela. diyor ki birisi, böyle uzanmış yıldızları izlerken, sanırım normal yollardan ölmeyen insanların yıldızı olmuyor, son zamanlarda çok az yıldız kaldı. ya da böyle birşey. bilekkesicilerde kız arkadaşı terk ettiği için bileklerini kesen zia, başarısız gitarist eugene ve intihar edenlerin ülkesine yanlışlıkla geldiğini söyleyen mikal‘in arayışlarını izliyoruz. bu kadar.
film saçma olduğu için söyleyecek pek birşey bulamadım. bence komikti. saçma şeyleri severim. bu arada filmde sık sık gogol bordello çalıyor ve tom waits‘in bir rolü var.

bir bölge düşünün ki içinde bulunduğu şehirden duvarlarla ayrılmış. şehirin yıkıklığı, eskiliği, fakirliğine karşın çok modern, tüm sokakları kameralarla izlenen ve kendi güvenlik birimi olan bir bölge. sosyal ve ekonomik hayatını anlamamış olsam da özerk. la zona diyorlar buraya. sadece zenginler yaşıyor. bir gün duvarın diğer tarafından bir kaç yoksul genç hırsızlık yapmak için bir şekilde bölgeye giriyorlar ama çıkamıyorlar. sonra gelişen olaylarda işin içine şehir polis teşkilatı girince bölge sakinleri her ne kadar özerk olsalar da acaip tırsıyorlar. filan feşmekan.
aslına bakarsanız konu olarak güzeldi ama iyi işleyememişler. oyunculuklar biraz durgun geldi bana. hikayede kopukluklar ve mantık hataları vardı. daha becerikli bir yönetmen tarafından çekilse daha hoş olabilir. izlerken ne sıkıldım ne de kendimi kaptırabildim. ama yine de ilginçti. bölgede yaşayan zenginlerin paranoyaklıkları ve içlerindeki müthiş nefret. kimbilir belki kapitalizm eleştirisi felandır. o kadar anlamıyorum ben.




copying beethoven
türkiye’de gösterime giren ismiyle beethoven’ı anlamak dahi müzisyen ludvig van beethoven‘ın yaşamının son demlerini ve dokuzuncu senfoniyi tamamlayıp sunuşunu anlatıyor. prömiyer için notaların kopyalanıp çoğaltılması amacıyla beethoven’a yardımcı olmak için anna holtz‘un ortaya çıkmasıyla başlayan film aslında beethoven’ın ölümüyle başlıyor bak bu şimdi geldi aklıma :) çok uzun bir zamanı kapsamayan filmde beethoven’ı canlandıran ed harris müzik dehasını ve dahilere has olduğunu düşündüğüm pis adam karakterini çok iyi canlandırıyor. anna holtz karakterindeki diane kruger‘ı söylemeye bile gerek yok, kendisi son dönem favorim :)
film kısmen biyografik olsa da sıkıcı değil. müzikle ilgili ama anlayamayacağınız kadar değil (bir poker filmi izlemiştim ama hiçbişey anlayamadığım için kendimi kaptıramamıştım). özetle sıkılmadan izlenebilecek, hatta keyif alınabilecek bir film. tavsiye ediyorum.

bu arada filmi izlerken aklıma anthony hopkins‘in başrol oynadığı surviving picasso ve house m.d. sizi aklıma geldi. beethoven da aynı picasso ve doktor house gibi pis adamın tekiymiş. pis ve yalnız. çevresindekiler onları gerçek anlamda sevmemekle beraber saygı duydukları için yanındaymışlar. beethoven ve house için arasıra üzülmüyor değilim. picasso gerçekten şerefsizdi :)






