Şubat, 2008 tarihine ait arşiv
gone baby gone
ne manaya geldiğinden emin değilim. filmde “she’s gone baby, gone” gibi bir cümle içinde kullanıldığını duydum. “gettiiii, göz göre göre getti kız” gibi bir ağıt cümlesi olduğunu varsayıyorum.
.
kısa süre önce şerrefsiz robert redford rolünde izleyip nefret ettiğimcasey affleck‘in özel dedektifi (patrick) oynadığı, işin içinde fbi’ın değil yerel polisin olduğu uzun metrajlı bir without a trace ile karşı karşıyayız. kaçırılan çocuklar, adamı küfür manyağı eden kahrolası şişko amerikalılar var. patrik ise saf, iyi çocuk. satan satana, bini bir para. burdan kendisine iki çift lafım var. belki de üç, henüz saymadım. birincisi, kelimeleri çok yutuyosun ne dediğin anlaşılmıyor. anadili ingilizce olanlar bile seni anlamak için altyazıya ihtiyaç duyabilir. ikincisi doğru kararı mı verdin bilmiyorum ama üzülme değmez. elini sallasan ellisi, daha iyilerini bulursun. üçüncüsü çok iyi oyuncusun ama robert redford seni daha bir açıyor.
.
10 üzerinden 6.5.. söylendiği kadar iyi değilmiş..
türkiyedeki gösterim ismiyle sürgün anlatılmaz izlenir bir film. sanat filmi dediklerinden. nuri bilge ceylan‘ın yapmaya çalıştıklarından. andrei zvyagintsev solaris‘in yönetmeni andrei tarkovsky‘nin yolundan gidiyor. 150 dakikasının hemen hemen tamamı müthiş fotoğraflarla, süpper çekim açılarıyla dolu. izlerken rusyaya hayran kalmıştım ama şimdi filmin belçikada çekildiğini öğrenip belçikaya hayran kalmaya karar verdim. konu olaraksa yavan kalmış. daha önce benim değil ama zü’nün hakkında bir yazı yazdığı aynı yönetmenin türkçesi dönüş olan filmine göre kendinizi kaptırabileceğiniz bir senaryosu yok. ama görüntülerinin bunu telafi ettiğini düşünüyorum. bu 10 üzerinden 8 puan (sanat filmi kulvarında), bu da ali usta’nın aynı film hakkındaki yazısı..
Rus yönetmen Andrei Zvyagintsev’in ikinci filmi olan “Sürgün – Izgnanie” hakkında yazacağım demiştim, biraz da Sacid abimin izlemesini beklediğimden bu güne bıraktığım yazıyı yazabilirim artık : ) Filmi izlememiş olanlar ve izlemeyi düşünenler için spoiler içerebilir, o yüzden bu cümleden sonrasını okumak tamamen size kalmış bir durum, demedi demeyin.
Ne olduğunu anlamadığımız bir nedenle yaşadıkları şehirden kırsala yerleşen bir ailenin hayatını izliyoruz filmde sindire sindire. Yavaş yavaş ama doyura doyura sunulan sahneler, ne yapmaya çalıştığını filmin sonunda dahi bir türlü anlayamadığımız bir “kadın”, (filmin başındaki sahneyi göz önünde bulundurursak “karanlık işlerden gelen” arkadaşlık ilişkileri), iki tane nur topu gibi çocuk, harikulade manzaralar…

Nyfes-Brides-Gelinler
2004 Yunanistan yapımı bir film.. Filmi 3 günde ancak izleyebildiğimden tam olarak konsantre olamadıgımı belirtmem gerekir.
Bircok yerde begeniyle izlendiğini okumustum ve bir merak almıstım bu filmi. Yaklasık 2 ay olmustur alalı ama ancak izlemek nasip oldu.
İzmirden “mail order brides” olaraktan gemiyle yola cıkan gelinlerin dramını izliyoruz.. İlk yarısı oldukca sakin,olagan gecerken ikinci kısmı da aynı sakinlikle devam etmekte.. Sadece, ortaya cıkacagı kesin olan ask dile geliyor..
Filmden cok fazla etkilendiğimi söyleyemem, muzikler cok tanıdıktı ama..
kingdom of heaven
size bir iyi bir de kötü haberim var. iyi olandan başlayım. türkçeye sanırım cennet krallığı olarak çevrilen bu filmde edward norton var. hacim olarak küçük kütle olarak büyük bir rolde. kötü haberim ise şu. yüzünü hiç görmüyoruz. çünkü kendisi cüzzamlı olduğu için yüzünde maskeyle dolaşan bir kralı canlandırıyor ya da seslendiriyor. ya o değilse, kandırılıyorsak demeyin, o olduğuna eminim. edward’ın sesini tanırım..
.
kudüs’ün 12. yüzyılda selahaddin eyyübi komutasındaki islam ordusu tarafından ele geçirilmesini anlatan ve benim izlediğim versiyonu (director’s cut) 194 dakika süren (yuh, ne uzun filmmiş diyodum ama bu rakama ben bile şaşırdım) kingdom of heaven’da sadece edward norton değil, bir çok tanıdık isim, yüz var. ama hepimizin bildiği gibi en iyi oyuncuları toplasanız da kurgusu, senaryosu, şusu veya busu iyi olmayan bir film başarısızlığa mahkumdur. müzik kullanımı çok kötü, olay geçişleri de bir o kadar kötü olan filmde beğendiğim tek bir şey var. kudüs kalesinin mancınıklar tarafından dövülmesi süreci. yiğidi öldür hakkını yeme zihniyetinden hareketle bu sahnelerden ötürü kendilerini tebrik etmek istiyorum. ama bu 10 üzerinden 5 puan vermeme engel olmuyor. ayemdibi 7 puan vermiş. yerim onların puanını..

juno, her birinin ayrı ayrı bahçesi olan evlerde yaşayan insanların istisnasız çok anlayışlı olduğu, birbirlerine karşı sevecen ve arkadaşça davrandığı, tartışmaların bile sessiz ve anlayış dolu olduğu ve kısa sürdüğü bir amerikan kasabasında henüz 16 yaşında bir lise öğrencisiyken hamile kalıyor ve olaylar gelişiyor. ortamı verdim, süreci biliyorsunuz, gerisini tahmin edersiniz. sıcak bir film derler ya hani, işte ondan. ama daha fazlası değil. 10 üzerinden 6..
no country for old men
yanlış anlamadıysam ah o eski ramazanlar gibi bir manaya geliyor. biz eskiden böyle miydik, zamane gençleri çok değüşük gibi de olabilir. filmi izlemeden isminden ve afişinden neye benzediğini anlamak çok zor o yüzden örnek veriyorum. ben şahsen böyle bir film beklemiyordum. javier bardem’in canlandırdığı karakter fotoğraf olarak acaip mülayim, yan köyün papazı gibi fln. yalnız içmeden bile sapıttığı bir gerçek..
coen kardeşlerden daha önce fargo, big lebowski, the man who wasn’t there ve bir ihtimal barton fink’i izledim. barton konusunda hiçbir fikrim yok ama ilk ikisi çok iyi komedi, üçüncüsü ise gerim gerim geren bir filmdi. no country for old men de coen kardeşlere ait. başrollerde javier bardem ve tommy lee jones var. javier bardem’i ilk olarak boynundan aşağısı felç bir adamı canlandırdığı mar adentro’da izledim ki çok iyi oynuyordu. goya’s ghosts da ise pek beğenmedim. adamı sevsem mi gıcık mı olsam karar verebilmiş değilim. tommy filmin ismindeki yaşlı adamlardan biri. three burials filmindeki gibi şerifi canlandırıyor. gerçi orda şerif değil de kasaba ileri geleni ya da ihtiyar heyeti üyesi gibi bişeydi sanırım ama.
.
2008 oscar ödüllerine en iyi film dalında aday gösterilmiş 5 filmden üçünü izledim. atonement gereksiz bir filmdi. the assasination of jesse james güzeldi ama bence oscarlık değildi. juno‘yu henüz izlemedim ama oscarlık olmayan eğlencelik bir film olduğunu tahmin ediyorum. there will be blood da bunlar gibiyse no country for old men kesin alır diyorum. bahse girerim, başka da bişey söylemem..
Sacid: ya biri öldürsün şunu
zü: o kim
Sacid: korkak robert ford
zü: uf anlamıyorum
Sacid: ya brad pitt i vurdu
korkakça
haince
zü: hea
o filmi izliyosun
Sacid: öğlenden beri izliyorum evet
bitmiyo anlamadım
zü: bende son sayfaya geldim
Sacid: huh bitti
blog yazıcam
zü: yaz hadi
Sacid: nası başlayacağımı bilemiyorum ya
zü: selam de başla
.
selam,
oldukça uzun zamandır bloga yazacak bişey bulamamam ve bunun neticesinde ziyaretçi sayımın yerlerde seyretmesi mi beni bu film hakkında birşeyler yazmaya itti, yoksa ali usta yazmış benim ne eksiğim var diye mi düşündüm bilmiyorum ama sanırım robert ford için hazırladığım lafların da bunda katkısı vardır.
.
yukarıdaki diyalogdan da anladığınız gibi robert ford brad pitt’in canlandırdığı jesse james’in katili. aslında katil denemez, öldürüveni daha doğru olur. ama ayrıntıya girmeyim, belki izlersiniz. e öldürdüğünü söyledin daha ne spoiler vereceksin demeyin. öldürdüğü belli zaten, filmin isminde yazıyor bu. jesse james hakkında kitaplar yazılmış, hikayeler anlatılagelen bir kanun kaçağı, robert ford ise çocukluğundan beri jesse’ye dair bulduğu herşeyi saklayan bir karaktersiz, ezik mi ezik, kendine güvensiz, özenti, şerrefsizin önde gideni.
.
jesse robert’a güveniyor ve olaylar gelişiyor. gerisi 160 dakika süren biyografik bir film. bu nedenle kurgusu film gibi değil, kesik kesik. ki bu benim hoşuma gitmedi. olayları takip etmekten zorlandığınız gibi zamanın amerikasında insanlardan isimleri ve soyadlarıyla bahsedildiği için konuşmaları da takip etmekte zorlanıyorsunuz. bu kurguyu daha da zorlaştırıyor. ya da senaryoyu. her neyse.

yalnız şunu beğendim. film dondurulduğunda müthiş fotoğraflar olacak penceresinden güneş giren boş bir odanın tam ortasındaki sandalye, kulubenin penceresinden görünen düzlükte kıvrılıp giden yoldaki atlı ya da buharlı trenin dumanı içinden çıkıp gelen adam gibi karelerle dolu. brad pitt zaten iyi bir oyuncu biliyoruz (vurulma sahnesi korkuttu). robert ford’u canlandıran casey affleck‘miş onu da az önce öğrendim. ben bu adamı bir yerden hatırlıyorum diyordum, o da last kiss filmiymiş. o filmde de şerrefsizin önde gideni bir kocayı canlandırıyordu. bilerek mi seçiyor böyle rolleri bilmiyorum ama çok iyi canlandırıyor. o değil de bu casey’nin abisi ben affleck’in yönettiği gone baby gone iyi filmmiş. sözlüğün yalançısıyım.
.
sonuç olarak the assasination of jesse james by the coward robert ford‘a 10 üzerinden 7 puan veriyorum. daha sıkı çalışmalısın dostum..
Bired Pit ne oynasa yakışıyor. Ailecek izliyoruz, beğeniyle takip ediyoruz.

Siz de izleyin, izledikten sonra filmin müziklerini de dinleyin.

Bu film Harold Crick ve saatinin anlatıldığı bir film:)
Bir yazar var, kitap yazmaya calışıyor ve baş karakteri öldürmek için çeşitli yollar düşünüyor.. Ama bilmediği aslında gerçekten böyle bir kişinin var olduğu ve sadece sanal bir kitap karakteri olmadığı..
Eğlenceli sayılabilecek bir film, bir de fırın-pastane tarzı bir yerde cekilen sahneler ve baş karakterin aşık olduğu kadının kurabiyeleri var ki, pek ala! ..
Devletşahın da bu filmle ilgili güzel bir yazısı var..





