Mayıs, 2007 tarihine ait arşiv
girl with a pearl earring
eski zamanların ingilteresinde (şimdi imdbden baktım da hollanda da olabilir, zaten isimlerden şüphelenmiştim) scarlett johanson‘un canlandırdığı griet isimli genç hizmetçi kız ünlü ve yetenekli bir ressam olan johannes vermeer‘in evinde işe başlar ve olaylar gelişir. kızın duru bir güzelliği vardır ve bu evin efendisinin dikkatini kısa sürede çeker. resmini çizmelidir ama nasıl olacaktır. o zamanın ingiliz (ya da hollandalı, honolululu değil) toplumu çok yobazdır. efendilerin hizmetçi kızların resimlerini çizmelerine hoş bakılmamaktadır. falan filan…
çok sıkıcı bir filmdi. bir masal düşünün yukarıda anlattığım gibi, doğru dürüst bir olay örgüsü yok. birbirini takip eden benzer günlerden bahsediyorum, çekingen hizmetçiler, kıskanç hanımlar ve sessizliği karizmatiklik sanan efendilerden. hepsinde bir şaşkınlık ifadesi. gözler bir türlü nerde duracaklarını bilemiyorlar, ağızları aa dercesine açık, ne diyecekleri konusunda da bir fikirleri yok.
çok sıkıldım demiştim dimi. ondan bu kadar eleştiriyorum zaten. biraz eğlenelim diye film izliyoruz daha da sıkılıyoruz. izlenmese de olur fimleri kategorisine yazabiliriz.
güney kore balıkçılık sektöründeki bireysel girişimcilik ruhu üzerine bir kim ki-duk filmi. türkçesi yay. çünkü adam süper ok atıyor ve bir de ok attığı yayı müzik aletine dönüştürüyor. yanlış anlamadıysam eğer. sevginin yaşı olmaz, kore kültürü renklidir, koreliler ya hiç konuşmaz ya da çok ama boş konuşur gibi alt mesajları var. olmamış kimkiduk abi, çok büyük hayal kırıklığına uğrattın beni. ne bu yaa !!
izlediğim ilk kim ki-duk filminden memnun ayrılmış olmanın sevinci ve heyecanı içindeyim. ilk filmi sevdiğim için de diğerlerini izlenecek filmler listemde öne almayı düşünüyorum. ve elimde olmayanları da bir şekilde edinmeyi. gerçi, diğer kim ki-duk filmlerine göre bin jip’in sakin-sessiz kaldığı gibi bir yorum okudum ama göreceğiz.
bin jip, ingilizcesi 3-iron, türkçesi boş ev olan bir kore filmi. inanmazsınız adamlar hep koreli. korece konuşuyolar normal olarak. lost’dan koreceye alışık olduğum için pek garipsemedim ama misal çince filmleri izleyemiyorum ben.
baş karakterlerinin hiç konuşmadığı şiirsel bir film bu. böyle su gibi, sessiz sakin akıp gidiyor. arada bu sessizliği bozmayan güzel müzikler eşlik ediyor. şu ünlü dolls filmi gibi esas oğlan ve esas kız hiç konuşmayarak süper anlaşıyorlar. ve yine bir kore filmi olan old boy gibi bolca intikam alınıyor. izleyeceğim üçüncü kore filminde de intikam alınırsa sarsılmaz ön yargılar geliştiricem.
filmin ilginç bir şekilde arapça, çok güzel bir müziği var. en baş karakter olan esas oğlan tae-suk takıntı haline getirmiş, ayinsel olarak dinliyor. hak veriyorum kendisine. ben de çok sevdim takıntı yaptım, indirdim ve dinliyorum. siz de burdan indirin. hatta filmi de izleyin.
bu arada, esas oğlan’ın ismini imdb‘den öğrendim, yoksa filmde hiç söylendiğinden değil. bu arada 3-iron olayını da anlamadım. bi 3 muhabbeti varmış ama nedir ne değildir.
the fountain
lacking tavsiye ediyor ben izliyorum serisinin üçüncü filmi olan the fountain ile karşınızdayım. ekşi sözlük kaynaklı söylentilere göre requiem for a dream filmini izledikten sonra takdir ettiğimiz darren aronofsky bu film için yaklaşık 5 yıldır özeniyormuş ama çekebilmek 2006 yılına kısmet olmuş. brad pitt oynatılmak istenmiş ama hugh jackman oynamış. brad’in neden oynamadığı belirsiz, oralarda bi karışıklık söz konusu.
kurgusuyla olsun konusuyla olsun çok uçuk bir filmle karşı karşıyayız. böylesi görülmedi yani. bir kez izlemeyle tam olarak anlamanın mümkün olduğunu düşünmüyorum. filmin ilk yirmi dakikasını fln “noluyoruz, nerdeyiz, kim bunlar” gibi sorularla geçirdiğim için “ben mi anlamıyorum yoksa film mi çok karışık” diye düşündüm. hatta bir ara kendimden şüphe ettim. “nasıl yani, niye anlayamıyorum yaa !!”
eternal sunshine of the spotless mind filmini izlemiş olanlar içiçe iki hikaye kurgusu hatırlarlar. bir dış dünya bir de bilinçaltı hikayesi vardır. the fountain da hikaye sayımız üç. rakamla 3 ! kimi geçişler düzenli ama bazılarında geçtiğinizi bile anlayamıyosunuz. ya diyorum ya o kadar uçuk bi film..
ama yanlış anlamayın, filmi beğenmediğimi sanmayın. beğenmeyen, ne bu ya diyen, yarıda, hatta çeyrekte bırakan çok olacaktır (film ilk defa venedik film festivalinde yuhalanmış. yani ilk defa orda gösterilmiş ve yuhalanmış) ama ben sonuna kadar izledim ve beğendim. bi daha izleyebilir miyim? sanmıyorum. çünkü hikayeleri biliyorum. sonuçlarını biliyorum. gerçi efektleri için izlenebilir, neden olmasın.
biraz da film hakkında bilgi verip bitirelim. gerçi izlediğim her filmin yarısına gelmeden blogda ne yazacağıma karar veren ben bu film hakkında hala cümle kuramıyorum ama. ölüm var filmde (ağlanabiliyor), ölümsüzlük de var sanırım. çaresizlik var, ümit var. biraz budizm var sanki, mayalar felan var. ilginç bi film. çok deneysel..
run forrest ruuun !!
daha yüksek IQlere sahip insanların sürekli kayboluşları ve aptalca tekrarladıkları hatalara karşın zekası gelişmemiş ve bu nedenle saf kalmış, çocuk kalmış bir adam olan forrest, hep doğru bildiklerini yapıyor ve hiç kaybolmuyor. koş diyince koşuyor, dur denmezse koşmaya devam ediyor. otobüs beklemek için oturduğu bankta yanına oturan bir kadına annesinin ayakkabılar hakkında söylediklerini anlatmaya başlıyor ve olaylar gelişiyor. biraz amelie, biraz sam (i am sam filminden). dokunaklı olduğu kadar eğlendirici de olan forrest gump‘ı kesinlikle izlenmesi gereken bir film olarak listeye yazıyor ve mikrofonlarımızı filmi tavsiyen eden lacking‘e çeviriyoruz.. (bkz: lacking bize film tavsiye et)
“Duyduğu bir parça aşktı, büyük bir parça ama, parçalana parçalana mezara koyana kadar hep arda bırakan kadını. Safiyane olmanın aptallıkla bir sayıldığı yüzyılda gizli kapalı teslimiyetin ve vefanın açtığı güzel yolları gösterdi her “I’m Forest Gump” deyişi ardına pervasızca.. Jenny bir parça merhamet göstermişti oysa, ama temiz bir yürek için bu bile yeterdi hayranlık duyulmayacak birini gözde büyütmeye.. Çoğu zaman tek başına zekaları ile beş para etmeyen “zeki” insanların, sevmek, insan olmak sözkonusu olunca taş devrinden çıkma olduklarını az buçuk bilenler olarak Forrest sen hepsinden değerlisin diyebilmek mümkün olsaydı her sinik kaldığı kareye dalıp… Çocuğunun varlığını öğrendiğinde ilk sorduğu soruyu onun güzel bakışlarıyla duyup gözleri doldurmak gerek. Jenny’e aslında bir anlamda ne kadar zekice cevaplar verdiğini de, yüreğinin çiçekleriyle.. Ben çok sevdim seni Forrest Gump. “
lacking..


