Beş Vakit-II
Filmin görüntü kalitesinden ve müziklerinin harikuladeliliğinden bahsettik ama film hakkında tek satır da olsa yazmamışız. Tamam belki alttaki yazının ilk paragrafı film hakkında yazmayışımızı makul bir nedenle izah ediyor ama yine de filmde değinmek istediğim bazı şeyler var.
Belirtmeye de gerek yok tabii ama yine de yazalım, bu satırlardan aşağısı spoyler içerebilir, ona göre :) (kesinlikle taş atmıyorum :p)
Film neresi olduğunu bilmediğim bir yerde geçiyor. Bir köy, ya da kasaba. Medeniyetten hayli uzak bir yer değil ama, medeniyete ilişkin herhangi bir unsurla da karşılaşmıyoruz. Ne tv, ne radyo, ne telefon. Sadece bir defaya mahsus bir otomobil görüyoruz, o da hayli eski. Bir de o otomobilin geldiği sırada bir cep telefonu, o kadar.
Filmin medeniyetten uzakta olmak gibi bir derdi yok, ama film medeniyetten, teknikten uzakta insanların olduğu bir yer olduğunu size hissettiriyor. Şimdi bunu şundan yazdım: Medeniyetten bu kadar uzak bir ortamda, bir köyde ya da kasabada çekilen bu filmdeki bir kare beni delirtmeye yetti.
Küçük karakterlerimizden Yıldız, kardeşine mamasını yedirirken plastik bir kaşık kullanıyor! Yani sen filmin bu sahnesine kadar bize yukarıda yazdığımız şeyleri hissettir, ondan sonra da gel plastik bir kaşıkla bizi yerle bir et. There is no spoon demek istiyorum sadece :)
Filmin konusu hakkında da kısaca konuşmak gerekirse, fazlasıyla duygu yüklü. Dram. Ağlamıyorsunuz ama bir çok sahnede boğazınız düğümleniyor. Yıldız’ın kardeşini düşürdükten sonra yolda duruşu ve ardından düşünü sahnesi mesela…
Kötü babalar var filmde, bir tanesi de imam bunların. İmam olanı en kötüsü. Kıraatı da çok kötü ayrıca, o nasıl bir Fatiha okumaktır öyle? Bunu da şundan yazıyorum: Filmde beş vakitte okunan ezanları sen oyunculara değil de Niyazi Bolel, Bülent Emin Yarar ve Özkan Ezen’e okuttur, Fatiha’yı okutacak biri bulama. Türk sinemasındaki kötü din adamı portresi burada da çizilmiş diyemem, aksine hassasiyet gösterilmiş ancak bu kısım olmamış.


