Nis 22 2007

Beş Vakit-II

Yazar: ali usta

Filmin görüntü kalitesinden ve müziklerinin harikuladeliliğinden bahsettik ama film hakkında tek satır da olsa yazmamışız. Tamam belki alttaki yazının ilk paragrafı film hakkında yazmayışımızı makul bir nedenle izah ediyor ama yine de filmde değinmek istediğim bazı şeyler var.

Belirtmeye de gerek yok tabii ama yine de yazalım, bu satırlardan aşağısı spoyler içerebilir, ona göre :) (kesinlikle taş atmıyorum :p)
Devamını okuyun »

Nis 21 2007

Beş Vakit

Yazar: ali usta

Ben filmler hakkında yazmam genelde. Anlamam çünkü. Bir filmi sadece izlerim, ötesine geçemem. Yönetenin, senaristin vermek istediğini de anlamam çoğu zaman. Bundandır yazamayışım da. Bir film hakkında yazıyorsam da muhtemelen filmin güzelliğinden başka bir şeyden etkilendiğimden yazarım. Konuyu uzatmayıp sadede gelirsem, bahsedeceğim filmden de bahsediş sebebim, yine bu sebeplerden olacak.

Beş Vakit, Reha Erdem’in yazıp yönettiği bir film. Harikulade müzikleri var. Sırf müzikleri için bile filmi tekrar izleyebilirim diyebilirdim. Taa ki film müziklenin bende neredeyse bir yıla yakın zamandır olan bir albümde olduğunu, filmin sonunda öğrenene kadar: Arvo Pärt, Te Deum!

Bu kadar olur, dedim, bu kadar! Gerçi ben, durum böyle olunca, yani film için özel olarak müzik yapılayıp da hazırda olan bir müzik kullanılınca “müziğe film yapılmış” gibi düşünsem de, ne önemi var bunun değil mi? Ne demiştik, film hakkında yazıyorsak başka sebepleri vardır, evet. İlki müzikleriydi, ikincisi görüntüleri!

Filmin görüntü yönetmeni Florent Herry. Kimdir nedir bilmem ama bu işi çok iyi yaptığı ortada. Duble harikulade. Geniş açının ötesine geçmiş kendisi. Filmi izlerken kendimden geçtim. Bu kadar mı güzellik olur, bu kadar mı olur diye.

Filmin bende bıraktığı etki: En kısa zamanda bir slr fotoğraf makinesi ile geniş açı lens (sigma 10-20 f/4-5,6 ex dc hsm neden olmasın :p) edinilip filmin çekildiği yere gitmek ve çekilmedik bir kare bırakmadan geri gelmemek…

Film hakkında detaylı bilgi filmin kendi sitesinden edinilebilir. Filmin dvdsi mevcut. İzlemek kesinlikle zaman kaybı olmaz. İyi seyirler, izlerseniz…

Filmden bazı sahneler:

Nis 21 2007

the guardian

Yazar: sacidu

klasik bir kahramanlık hikayesiyle karşı karşıyayız. elimizde emeklilik yaşı gelip çatmış kahraman bir cankurtaran olan ben randall ve henüz hayatının baharında potansiyelinin farkında olmayan hırslı bir kahraman cankurtaran adayı jake fischer var. bunlar aslında birbirlerine çok benziyolar. karakter olarak olsun, sonra ne biliyim geçmiş yaşamları olarak olsun mesela. ama o kadar da çatışıyolar. çekememe durumu var biraz. çünkü ben için jake artık geride kalan hasretini çektiği gençliğini, daha güçlü olduğu daha hayat dolu olduğu zamanları temsil ediyor. jake için ise ben varmak istediği, hatta geçmek istediği noktayı gösteriyor.

neyse.. konumuz bu ikisi arasında geçiyor. kahramanımız aktif görevi bırakıp öğretmenliğe başvuruyor ve olaylar gelişiyor. burada sıkı bir amerika reklamı yapılmış. sanki film film değil de amerikan sahil güvenlik teşkilatının reklamı. insanın canı cankurtaran olmak istiyor. yetmiyor forza amerika diyesi bile geliyor yani. bunlar bu disiplinle denizde adam bırakmazlar hepsini kurtarırlar. o kadar süper insanlar yani.

zaten amerikan filmleri ve dizilerinde sürekli işini işi yapan polislerle şunlarla bunlarla karşılaşıyoruz hep. jack bauer deseniz adam dünyayı kurtara kurtara bi hal oldu. cold case ve csi : ny‘da çözülmedik dava bırakmadılar, seri katillere göz açtırmıyolar. bi kere de görevi suistimal edin ya dimi. bi kere de “aman ya hep ben mi kurtaracam bıktım” desin bauer. demiyorlar işte. süper amerika imajı yaratılıyor böylece. gerçi ben bundan rahatsız değilim ama yine de aklıma geldi söyleyim dedim. ama çizgi filmlerde öyle değil onu da unutmayalım. bir simpsons olsun bir southpark olsun, salak ve şişman polislerin hiçbir zaman başarılı olamadıkları, benzerleriyle sürekli dalga geçilen çizgi filmler. o açıdan onları daha çok seviyorum.

konuyu dağıttık. the guardian‘da kahramanı kevin costner baya güzel oynuyor. kahraman adayı ise ashton kutcher diye biri. film 139 dakika ama çok sıkmıyor. sürekli bir antrenman temposu var çünkü. motive olmuş cankurtaran adayları bağırıpduruyolar. sıkıcı değil ama bir numarası da yok. klişe laflarla dolu daha önce örneklerini gördüğümüz bir film. fırtınalı deniz görüntüleri güzel. başka da bişey gelmiyor aklıma. bu da böyle bir yazı oldu..

Nis 18 2007

melinda and melinda

Yazar: sacidu

başlarken niye izlemek istediğimi, niye edindiğimi hatırlayamadığım bir film bu. oyuncu listesi akmaya başladığında bir tek amanda peet isminin tanıdık gelmesi de bu duruma tuz biber oldu. başlamadan niye cevabıma bir soru verebilmek için hızlı çekim düşünürken birden woody allen ismini gördüm. bu yeterli bir sebep olarak görünmüş ve izlemeliyim demiştim, şimdi hatırladım.

filmin konusu ve kurgusu hakkında hiçbir fikrim yoktu.  o yüzden nötr bir başlangıç yaptım. üç adam ve bir kadın bir masa etrafında oturmuş konuşuyorlardı. adamlardan biri olayların mizahi yönünü yazıyordu, diğeri trajik yanını. öyle diyorlardı yani. ikisi de senaristti. sonra adamlardan diğeri olanı bir olay anlatmaya başladı ve olaylar gelişti.

özetle farklı bakış açılarının, trajik ve komik bakış açılarının, aynı hikayeyi nasıl kurgulayabileceğini gösteriyor. aynı başlangıçtan iki farklı hikaye çıkarılıyor. ama hani şunu yapsaydı mutlu olacaktı bunu yaptı yıkılmaya mahkum türü bir kurgu değil. öyle filmler de var bilyorum. bunda iki hikayedeki mekanlar ve karakterler çok fena benziyorlar ama aynı değiller. her iki melinda da farklı insanlar mesela..

her ne kadar gözler woody allen‘ı arasa da will farrel yerini doldurmayı başarmış diyebilirim. zaten iddiasız bir film melinda and melinda. romantik komedi şeklinde sınıflandırılabilir sanırım ama ne çok romantik ne çok komedik. bazı karakterlerin ilginçliği gülümsetiyor ama o kadar, koparamıyor. sıkıcı mı? sıkıcı da değil. çerezlik bir film. zaten çok uzun da değil.

bu arada, ben ne çok ama kullanıyorum?

Nis 14 2007

before sunset

Yazar: sacidu

lacking‘in birkaç kez izleyip her seferinde ayrı ayrı sevdiğini söylemesi ile varlığından haberdar olduğum bir film before sunset. bu yüzden filme başlarken “ben de beğenmeliyim, ben de beğenmeliyim” diye motive olmaya çalışmadım değil. ama motivasyona gerek olmadığını kısa sürede anladım. gerekli olan motivasyon değil konsantrasyon.

nedenini açıklayım. before sunset daha önce hiç görmediğim orjinal bir kurguya sahip. 77 dakikalık filmin hemen hemen 65 dakikası esas oğlan jesse ve esas kız celine arasındaki takip etmek için hiç başka bir yere bakmadan altyazıyı okumayı gerektiren diyalogla geçiyor. zaman zaman oldukça neşeli seyrederken birden hüzünlenilen sonra yeniden gülmeye başlanan konuşmalarında bu ikili karakterlerini o kadar gerçekçi, o kadar doğal canlandırıyorlar ki, anlatılanların gerçek olduğu, izlediğinizin film değilde gerçek hayattan bir kesit olduğunu sanabiliyor, yüzleri asıldığında siz de üzülüp güldüklerinde tebessüm edebiliyorsunuz. 

“nasıl ya 1 saat boyunca ne konuştular” derseniz şöyle izah edebilirim. before sunset yine aynı yönetmen tarafından çekilmiş ve aynı esas oğlan-esas kız ikilisi, yani ethan hawke ve julie delpy‘nin oynadığı 1995 yapımı before sunrise filminin devamı. o filmi izleme imkanım olmadı ama anladığım kadarıyla orda bu ikili arasında bir aşk doğuyor ama sonunda herkes kendi yoluna gidiyor. 9 yıl sonra ise bu filmde buluşuyorlar.

sonuç olarak kesinlikle çok beğendim. ben çok beğendim ama bir başkası çok kötü bulabilir. sinema adına pek birşey içermiyor çünkü. aksiyon yok, anlaşılması zor bir kurgu yok. herşey ortada yani. ama içeriği, diyalogları için defalarca izlenip hepsinde ayrı ayrı beğenilebilir diye düşünüp tavsiye ederek bitiriyorum.

Nis 10 2007

syriana

Yazar: sacidu

çok fazla malzeme kullanılması nedeniyle karman çorban bir hale gelmiş, bir sürü güzel tadın karışarak ortaya ne olduğu belirsiz başka bir tadın ya da tatsızlığın meydana geldiği bir aşure yapma çabasına benziyor syriana. bakın çaba diyorum. çabalamışlar ama aşure olamamış. bişeyler olmuş ama aşure kriterlerine uymuyor.

abim yanlış hatırlamıyorsam “güzel film, sen de izle” demişti bu film için. o yüzden beğeneceğim düşüncesiyle başladım. zaten filmin oyuncu kadrosu ve konusu da gelecek vaadeden futbolcular gibiydi. beğenmemem için bir sebep görünmüyordu. ama..

syriana‘da anlatılan birçok konu ve bu konular etrafında dönen bir ton karakter var. isimleri ve grupları takip etmek her babayiğitin işi değil. 126 dakika boyunca dikkatli bir şekilde kurguyu takip edip parçaları birleştirmeniz ve birşeyler anlamanız gerekiyor. ama filmin konusu bunu daha da zorlaştırıyor. amerikalılar var, araplar var, iranlılar var. hatta lübnanlılar bile var. bir sürü dil konuşuluyor filmde. mesela george clooney farsça ve arapça konuşuyor. özetle; amerikalıların bir arap emirliğindeki petrolleri kontrolü altına almaya çalışması sırasında arap emirliğindeki yönetim değişikliği ve cia’deki iç çekişmeler anlatılıyor. bir de kazakistan mevzuu vardı ama bi sonuca bağlandı mı anlamadım orasını. sanırım öylesineydi.

sonuç olarak syriana’yı pek beğenmedim. normalde sevebileceğim bir konuyu çok karışık anlatmışlar. anlatılan şeyi, yani amerika’nın ortadoğudaki petrolleri kontrol etmek için yapıp ettiklerini bilmiyor olsam bu filmi izleyerek anlayabileceğimi sanmıyorum. bu arada filmin sonları geri kalanına göre biraz daha güzel. sanırım bu tür filmlerin karakteristiği bu. sıkıp sıkıp sonunda 5 dakika heyecanlandırıyor.

Nis 06 2007

little miss sunshine

Yazar: sacidu

oyuncu kadrosuna ve konusuna yüzeysel bir bakış atınca iddiasız olduğu yüzünden okunan film ismini çocuklar için düzenlenen bir güzellik ve yetenek yarışmasından alıyor. izleyene kadar merak içindeydim o yüzden ilk cümlemde bunu söylemeyi seçtim.

karakterler hep orjinal, hep enteresan. komiklik yapmadan, hatta bazen herhangi bir şey söylemeden, yalnızca davranışlarıyla bile güldürebiliyorlar. ki ben böyle filmleri severim. sıradan bir amerikan ailesinin kızlarının güzellik yarışmasına katılma sürecini anlatan ve çoğunluğu filmin afişinde de görünen minibüste geçen filmde, kafasını inanmak ve başarmak arasındaki ilişkiye takmış bir baba, hayatın anlamsız olduğuna kanaat getirmiş ve susmuş, ağzını hiç bir şey için açmayan oğul, ağzı bozuk sapıtık bir dede gibi az rastlanan tipler var. özellikle sessiz protestocu dwayne ve amerikanın proust uzmanlarının önde gideni olduğunu her fırsatta söyleyen frank karakterleri çok hoşuma gitti. ben olsam dwayne gibi olurdum diye de düşündüm izlerken.

eğlenceli bir film little miss sunshine, sıkılmadan izleniyor ve güldürüyor. çok şey vadedip hiç şey vermeyen filmlere nazaran az şey vadedip çok şey veren bir film diyebilirim. yalnız biraz küfürlü..

Nis 04 2007

the prestige

Yazar: sacidu

süpper bir film sayın seyirciler. beklediğim kadar varmış, beklediğime değmiş. ben boşuna “prestige diye bi film varmış arkadaş söyledi süpermiş bulup indirmeliyiz” demedim iki ay boyunca.

ilk sahnesinden başlayarak 130 dakika boyunca dinmeyen bir heyecan, birbiri ardına gelen merak unsurları ve gerilim ile çok güzel bir sihirbazlık filmi. the illusionist gibi sıkıp sıkıp sonunda şoke etmiyor, periyodlar halinde sürekli şaşırtıyor, hiç de sıkmıyor. çünkü film iki eski arkadaşın, londra’nın en iyi iki sihirbazının zamanla gelişen ve her aşamada daha da şiddetlenen düşmanlıklarını, birbirlerinin numaralarını öğrenip daha iyisini yapma çabalarını anlatıyor. şimdi ne olacak, bu sefer kurtulamaz diye diye neler görüyor, kaç yaşınıza daha giriyorsunuz, ben söylemeyim siz izleyin.

the prestige
‘i yine kendisinin yönettiği memento, insomnia, following filmlerini izlediğim christopher nolan yönetmiş. cümle bozuk mu oldu ne anlamadım ama bu adamın tüm filmlerini izlemek lazım. toputopu 8 filmi varmış, ben 4ünü izlemiş oldum. insomnia güzeldi, diğerleri süpper..

oyuncu kadrosu da göz doldurucu. sihirbazlarımızı gözüm biyerden ısırıyor ama nerden diyip hatırlayamadığım hugh jackman ve the machinist filmindeki rolüne hayran kaldığım christian bale oynuyor; ki kendisi bu filmde baya kilolu, sağlıklı. verdiği onca kiloyu geri almış. birisi iyiyi birisi kötüyü oynuyor.

iki başrol oyuncusunun dışında michael caine, scarlett johansson ve nicola tesla‘yı canlandıran david bowie var. evet filmde nicola tesla da var. edison görünmüyor ama bolca bahsi geçiyor, adamları ortalıkta fink atıyor.

iki oscar ve birkaç başka ödül adaylıkları olmuş ama hiçbirini vermemişler. vermesinler zaten istemeyiz onların ödülünü. dondurmam gaymak‘ın aday adayı olduğu bir ödülü kim ister sorarım? izleyin pişman olmayacaksınız. keşke ben tekrar izleyebilsem. ama malesef tüm numaraları biliyorum. ama ama belki biriyle izleyip “bak şimdi adam şurdan çıkacak” diyerekten gıcıklık yapabilirim.