Mart, 2007 tarihine ait arşiv
dondurmam gaymak
sürekli bir gürültü, durmadan bağrışıp duran adamlar, koreceden de kötüsü varmış dedirten bir ege şivesi ve en tizinden kadın sesleriyle saçma sapan bir film. zaten karadeniz veya güneydoğu dizilerini de aynı sebepten sevmem ya. şive yapalım, yayarak bişeyler söyleyelim diye karakterleri gereksiz gereksiz konuşturan yapımlara gıcık oluyorum. hof be !!!
sometimes in april
1994 yılında afrika’nın ruanda memleketinde zamanında avrupa memleketlerinin marifetiyle diğerine üstün kılınmış öbür kabilenin köprünün altından çok sular aktıktan sonra diğer kabile tarafından soykırıma uğratılmasını belgeselimsi bir havada, 140 dakika boyunca izleyicinin sinirlerini bozan, lanetler okutturan hiç dinmeyen bir üzüntü fışkırtması eşliğinde anlatan bir afrika filmi.. benzer ana noktalara sahip olduğu the last king of scotland‘ın aksine daha durgun bir film. amaçlanan film yapmaktan çok insanlara ruanda’da neler olduğunu anlatmakmış gibi, sanki kapsamlı bir haber programı izliyor gibi oluyorsunuz. heryerde cesetler var, bir sürü. insanların yeterli motivasyona sahip olduklarında hayvanlardan, hatta hayvandalardan daha da çok vahşi olabileceklerini görüyorsunuz, zıvanadan çıkmış insanların toplumsal cinnet halini izliyorsunuz.
çocukların zihinsel gelişimlerini olumsuz etkiler fln demeyip sometimes in april‘ı ilk okullarda izletmeli, tersi duygular geliştirmelerine fırsat vermeden onlara bu hayvanlığı göstermeli, acıma duygusu oluşturmalı diye düşünüyorum. “bakın bu çok kaka bir proses, sakın yapmayın” demeli. ağacı yaşken eğmeli yani. kuruyunca eğilmiyor, kırılıyor.
pedro almodovar yönetmiş, penelope cruz oynamış ama olmamış. çok yapmacık geldi herşey. olayların seyri, karakterlerin tepkileri, misal sevinmeleri veya üzülmeleri, herşey çok yapmacıktı, çok tahmin edilirdi. türk filmi gibi denir ya, işte öyleydi. 3 kadının kesişen hikayeleri anlatılıyormuş filmde. kadınlardan biri almodovar’ın annesinden mi esinlenilmiş ne öyle bişeyler.
tamam ispanyol filmlerini severim, ispanyolca dinlemeyi de severim. niye bilmem ama severim. ama o bile kurtarmıyor volver‘ı. belki müzikleri için izlenebilir. onun haricinde gereksiz..
Film eleştirisi yazmak benim işim değil. O işlere Sacid ağabeyimiz bakıyor. Güzel de yapıyor. Ben sadece izleyecek daha iyi bir filminiz yoksa izleyin diyebilirim. Çok güzel bir film değil belki, yani daha güzel olabilirdi, sonra filmin sonuna doğru duyacağımız heyecanı daha fazla hissettirebilirdi, hissetirmeliydi hatta ama yine de izlenilebilir, izlenilmeli bir film.
Sacid abim izlesin, bilgi versin bize :)
vikipedi’nin ingilizcesinde şöyle bir şey var, çok merak edenler oradan bakabilir. Şimdi baktım, Türkiye’deki adı “Esma’nın Sırrı” imiş…
Dip: Vizyona gireli bir aydan daha uzun zaman olmasına rağmen halen Polis Filmini Rize’nin beyaz perdelerinde göremediğimiz için çok sinirliyim. Pazar‘daki sinemada bile var, yuh olsun Rize sinemalarına! *, **
the last king of scotland
ingilizlerin desteğiyle darbe yaparak yönetime gelen ve 2003 yılında ölen gerçek bir diktatör olan idi amin (ki kendisini daha önce gereksiz komedi filmlerinde gördüğümü hatırladığım ama bu filmdeki hem çocuk gibi neşeli hem bir psikopat gibi manyak halleriyle çok iyi oynadığını düşündüğüm forest whitaker canlandırıyor) ve ingilizleri sevmeyen, mezuniyetiyle birlikte kendisini uganda’da bulan, lost‘tan desmond‘ın hık demiş burnundan düşmüşü (tip olarak değil de daha çok ses ve aksan olarak) james mcAvoy‘ un canlandırdığı doktor nicholas garrigan (bu ismi film boyunca o kadar çok duyuyorsunuz ki) ön planda olmak üzere bir afrika hikayesi.. evet cümleyi nasıl toplayacağımı bilemedim iyi bildiniz. girişini gelişmesini kaçırınca sonucu da belli olmuyor. neyse, olduğu kadar..
filmde afrikalıların ve afrikada yaşamın batılılar gözüyle anlatılmasını fln geçtim, ingilizlerin istedikleri oldukça iyi niyetli olduklarına hiç değinmedim, film olarak bakıldığında çok güzel bir film. kurgusal süreci içinde önce güldürüp sonra somurtturması, en sonunda da şoke edip uff dedirttirmesi iyiydi. müzikleri fln da güzeldi ama ben en çok iskoç aksanını sevdim. müzik gibiydi. desmond hayranlığım bir kat daha arttı.
forest whitaker bu filmdeki idi amin rolü ile oscar almış. kedi olalı bi fare yakaladınız demek istiyorum post’umu edit ederek..
the departed
niye oscar vermişler ki bu filme anlamadım. martin scorcese‘nin bu sene de oscar alamazsa hayata küseceğini mi düşündüler acaba. neye göre veriliyordu bu oscar sahi. şahan gökbakar‘ın ntv’deki programındaki skeçi geldi aklıma filmin sonunda. kameranın köstebeği gösterdiğini söylemişti. çoğunluğunu yahudilerin oluşturduğu akademi üyelerinden felan bahsetmişti. neyse konumuz o değil.
bugün bunu hepatit ze kişisiyle de konuştuk. kendisi karakterimi tahlil etti bir çırpıda. sanki ben bir fotoğrafım taam mı, açmış beni fotoşopta kesiyor felan. hüop dedim bi saniye. ben hiç bir şeyi, hiç kimseyi en yükseğe oturtmam ok? bişeyler haketmediği(ni düşündüğüm) halde en yükseğe oturtulursa da itiraz edesimi tutamam.
bak işte şimdi de tutamıyorum. normal şartlarda beğenebileceğim filme böyle kin kusuyorum. karamel görünce titretiyorum yani. ben buyum, ne yapabilirim.
şimdi şöyle ki bu film film değil. bi sürü de uzun. odun grubu matt damon kişisi (su grubu diye bişey varmış, burçlarla ilgiliymiş yeni öğrendim, odun grubunu da ben uydurdum) yine kendinden nefret ettiriyor, jack nicholson‘ın kendi sesi türkçe dublajını yapandan kötü ve leonardo di caprio çok fena arabesk. polislerin hepsi salak ve hepsinin de ağzı bozuk. sonra bir de, bir ara bunlar aralarında konuşurken arkadan ortamla alakasız sesler geliyordu. bilmiyorum dvdden mi kaynaklanıyordu yoksa filmin garipliği miydi.
ama bi daha da oscar alan film izlersem !!!
the good shepherd
robert de niro‘nun hem yönetip hem de oynadığı cia, amerika, küba, rusya ve daha bir çok benzer şey hakkındaki filmin ingilizce ismi the good shepherd, yanlış anlamadıysam, veya sözlükte yanlış yazmadılarsa, incilde geçen bir bölümmüş. shepherd çoban demekmiş. yani dı iyi çoban. filmle ne alakası var anlamadım ama. türkiyede kirli sırlar ismiyle vizyona girecekmiş. mış muş.
matt damon filmde kendisini süper akıllı sanmakla birlikte aslında hiçbi alakası olmayan bir cia ajanını canlandırıyor. sözlükte birisi poker suratlı basiretsiz demiş damon’ın karakteri edward wilson için. poker oyuncuları mimiksiz, sessiz sakin, taş gibi adamlar oluyolar galiba. neyse işte. edward wilson nefret edilecek bir adam. hiç konuşmuyor. insanlığı bitmiş haberi yok. bir de kendisini akıllı sanması yok mu. nalet herifin teki çok gıcık oldum.
angelina jolie oynuyor bir de. film boyunca bu kimdi diye düşündüm. babelde de film boyunca angelina jolie çıkacak diye beklemiştim ama çıkmamıştı. benim bu kadınla bir sorunum var.
robert de niro yaşlanmış ve kilo almış. böylesi oyuncuların yaşlanıp kilo almaları ne kadar kötü. haluk bilginer de yaşlanmış ve kilo almış. polisde. izlerken hep aklıma geldi bu. yaşlanıp kilo almaları yani.
filmde çok fazla benzer kılıklı adam var. kim kim, az önce nerdeydik, şimdi noluyo derken hiçbişey anlamadım. 167 dakika boyunca iki önemli karakteri sürekli karıştırdım. evet yanlış duymadınız. okumadınız yani. ben de yanlış yazmadım. film 167 dakika. 2 de başladım 6 da bitti. arada yemek fln yedim. ama şükür bitti. ya bitmeseydi. sıkılmıştım matt damondan. çenesi düşesice.
bu arada; filmin türkçe altyazısı yarım yamalak yapılmış. birçok yer çevrilmemiş. bu ülkenin görevini iyi yapan altyazıcılara ihtiyacı var. mert demir gibi.
requiem for a dream
acı, çok fazla acı..
herşeyin yolunda gittiği veya gitmeye başladığı, yüzlerin güldüğü, sevgi sözcüklerinin sebil gibi dağıtıldığı bir yaz. hayatları televizyon izlemekten ve apartman önünde plaj sandalyeleriyle oturup güneşlenmekten ibaret olan orta yaşlarını geçmiş kadınlar, hayatı bir oyun gibi görüp yapmayı düşündüklerinin sonuçlarını düşünmeden tekno dinleyip uyuşturucu çeken gençler..
derken sonbahar geliyor. orta yaşı geçmiş kadınlardan sara goldfarb‘ın televizyon bağımlılığı ve bunun sonucunda ortaya çıkan diyet saplantısını, ne olduğunu bilmediği uyuşturucu bağımlısı ve tedarikçisi oğlu harry ile yaptığı konuşmada söylediği hayata tutunma gerekçelerinin peşinde koşarken çıldırmaya başlamasını ve, yaşamın bir oyun olmadığını ve herşeyin bir sonucu olduğunu görmeye başlayan gençlerin kendilerini “herşey çok güzel olacak” şeklinde kandırmaya, ikna etmeye çalışmalarını izliyoruz.
ve kış takip ediyor. sara goldfarb televizyon ve ilaç bağımlılığı ile tükenmiş ve gerçeklerden kopmuş. yazın sebil gibi dağıtılan sevgi sözcükleri yerlerini nefrete bırakmış, gençler dağılmış ve ne yapacaklarını bilemeden, “an”ı kurtarabilmek için çaresizce çırpınıyorlar. bu süreçte çok acı çekiyorlar ve filmdeki çekim tekniği sayesinde izleyici de bu acıya ortak oluyor. sanki dünyayı bağımlıların gözünden görüyor.
requiem for a dream ana teması uyuşturucu bağımlılığı olup birçok konuyu çok gerçekçi bir biçimde anlatan, müzikleri ve hızlı çekimleriyle (nasıl tanımlayacağımı bilemedim ama bu da idare eder) izleyiciyi filmin içine çekip son ana kadar bırakmayan, kesinlikle izlenilmesi gereken bir film..
the machinist (devam)
evvela film çok güzel. bir önceki yazımı canım istemeye istemeye yazdığım için çok kısa kesmiş hiçbir bilgi vermemişim film hakkında. hatta beğenmediğim bile düşünülmüş oysa ben beğendim kesinlikle. sadece bir lost benzerliği kurmuştum. neden diye soran olmadı ama ben söyleyim. ne olduğu kavranamayan şeyler görünüyor filmi izlerken. o oraya nasıl geldi, bu niye böyle. misal bir ileri bir geri giden bir saniye ibresi.
bunun dışında filmde fight club ve suç ve ceza benzerliği çok açık. neden böyle olduğunu izlemeyenlere spoiler vermiş olmamak için söylemiyorum ama böyle. fazla kurcalamayın, izleyin derim. bir tek şunu söyleyebilirim; bu trevor reznik denen adam edward norton ile raskolnikov‘un sentezi.
evet işte böyle, evvela film çok güzel.
the machinist
2004 yapımı, orjinal ismi - niye bilmiyorum, ispanyol ve meksikalı görmedim filmde demiştim ama ispanya yapımıymış - el maquinista olan filmde çekimler için yalan değilse 25 kilo verdiği söylenen christian bale oynuyor ve bize hem aşırı zayıf hem oldukça uzun olan, uyku sorunları olup yetmiyormuş gibi bir de sigara içen insanların neye dönüşebileceklerini gerilik bir kurguyla anlatıyor. christian bale film boyunca pnömotoraks geçirmesini beklediğim trevor reznik‘i oynuyor. hayatla bağlarını koparmış, ölü gibi bir adam. her ne kadar karakter olarak benzemeseler de fiziksel olarak ali usta‘yı çok acaip çağrıştıran bir adam.
biraz lost‘u anımsatıyor, neydi bu şimdi dedirtip az geri aldırıyor, bazı sahneleri yeniden izletiyor. sonunda da ben tahmin etmiştim dedirtmeyi ihmal etmiyor. her bi açıdan güzel bir film, ama çok değil. bu arada, filmde müzik duyduğumu hatırlamıyorum. belki de benim dikkatsizliğim.


