Şubat, 2007 tarihine ait arşiv
the butterfly effect 2
böyle saçma sapan filmler yapmamalılar yaa. devlet buna bi çözüm bulmalı. söyleyecek bişey bulamıyorum. filmi bitiriyim derken aç kaldım zaten. değer miydi ha değer miydi?
iki hafta içinde izlediğim üçüncü edward norton filmi olan 25th hour‘da edwardım nortonum güzel abimin canlandırdığı biraz serseri, biraz kırgın, biraz kızgın, biraz adam-sendeci, biraz boşver-ne-önemi-varcı, fazlasıyla karizmatik monty karakterinin, normal şartlarda hiçbir ortak yanları olmamasına rağmen süper anlaştığı, çocukluktan beri arkadaşı olan yakın dostları, harbi insan, cesur borsacı, kibiri tavan yapmış frank ve temiz kalmak için otokontrolü hiçbir zaman ihmal etmeyen, sıradan insan, öğretmen elinsky ile, ve tabi es geçemeyeceğim sadık sevgilisi naturelle ile mahkeme süreci devam ettiği için bilgi veremeyeceğim nedenlerle hapse girmesine kalan son 25 saatini geçirmesi konu ediliyor.
monty’nin hapse girecek olmayı ölmekle eşdeğer görmesi nedeniyle arkadaşları, sevgilisi ve babası ile arasında geçen yer yer hüzünlü, yer yer coşkulu, herkesin gerçeği bildiği ama dillendirmeye cesaret edemediği saatler izleyiciyi de rahatlıkla coşturuyor, “vay be böyle arkadaşlar var mı hala” dedirtiyor. monty ve babasının filmin sonunu çizen yolculuğu ve babanın yaptığı konuşma, monty’nin boğazında düğümlenen kelimeler. baştan sona çok güzel geçen, kesinlikle izlenmesi gereken bir film..
the illusionist
küçük yaştan kulağın arkasından para çıkarma gibi sanatlara ilgi duymaya başlayıp eş zamanlı olarak zengin iş adamının kızına aşık olan bir marangoz çocuğunun hikayesi the illusionist. türk filmi gibi bir kurguya sahip olan filmde mantıklı bir açıklama getirmekte zorlanılacak sihirbatik (nası kelime uydurdum ama) gösteriler eşliğinde sadık sevgililer, kıskanç bir adam, gerçeğin peşinde koşan bir dedektif var. sokak lambalarının gaz ile yandığı, prenslerin düşeslerin bininin bir para olduğu zamanlarda geçiyor ve tahmin edilemeyecek bir sonla bitiyor.
edward norton‘un yine efendiliğinin üstünde olduğu, ama bu sefer beğendiğim oyunculuğunun yanında jessica biel vermişler bonus olarak. oyunculuklar filmin geçtiği zamana ve mekana ve konuya uygun. rahatsız eden birşey yok. temiz bir film yani. güzel de. ama vasat.
kuzenle izlemeseydim sıkılır mıydım bilmiyorum. gerçi o kadar sıkıcı bir film değil. yarattığı beklentiler var. şimdi ne olacak acaba felan diye izliyorsunuz. işte kuzenle film saatinden hatırladığım birkaç şey..
sofia_ make us disappear !
kuzen_ tövbe de !!
çocukluğunu bildiğimiz sofia’nın büyüklüğünü görünce..
kuzen_ bi türk şarkıcıya benziyo ama hatırlayamadım
filmin geçtiği zamandaki aydınlatma imkanlarının azlığı nedeniyle sürekli bir karanlık olunca..
kuzen_ hiç sabah olmaz mı burda?
yaklaşık on dakika sonra ..
kuzen_ kimdi yaaaa
sac_ burcu güneş
kuzen_ ha yaa tamam o işte
babel ikibinaltı model bir alejandro gonzalez inarritu ve guillermo arriaga yapımı. meksikalıları sevme nedenlerimden olan bu iki kafadar 21 grams ve amores perros isimli filmlerin de varlık nedeni. diğer ikisinde olduğu gibi babel’de de birden fazla hikaye birbirlerinden bağımsız olarak başlıyor ve bir şekilde kesişiyor, bağlantılanıyorlar. farklı filmlerin birleşmesi gibi oluyor bir anlamda. başını izleyip “noluyo ya onlar kim bunlar kim” diyerek bırakmamak, sonuna kadar izlemek gerekiyor bu yüzden. sabrın sonu selamet mesajı mı verilmeye çalışılıyor arka planda, kader konusu mu işleniyor emin değilim.
fasdaki bireysel silahlanmanın aldığı korkutucu durum, fas polisinin ölçüsüz şiddet uygulamasının halkta yarattığı panik duygusu, amerikan sınırındaki laftan anlamaz devriyeler, japon gençliğinin içinde bulunduğu karmaşık acınası durum ve bu gibi daha birçok uluslararası meselenin işlendiği filmde brad pitt 21 grams’dan benicio del toro’yu anımsatan sakallarıyla kendisinden beklemediğim bir performans sergiliyor. eşi olarak gördüğümüz kadın oyuncu cate blanchett(miş). ben tanıyamamıştım. film boyunca angelina jolie’yi görmeyi beklemiş olmamdan belki de. o nerden takıldıysa aklıma.
babel’i her ne kadar beğenmiş olsam da kurgusunu 21 grams kadar başarılı bulmadım. hikayelerden birinin diğer ikisiyle olan bağlantısı sanki aceleye getirildiği için öyle yapılıvermiş izlenimi doğuruyor. sanırım bir ay içinde açıklanacak olan oscar ödüllerine en iyi film dalında aday olan babel kurgusundaki bu eksiklik olmasaydı, ve tabi oscar objektif bir değerlendirme ile veriliyor olsaydı oyumu kesinlikle alırdı.
müziklerinin güzelliği, filmdeki oyunculuğun rol gibi değil de gerçek gibi olduğu, çekimlerin de bir o kadar gerçekçi olduğu dışında söyleyecek başka birşey gelmiyor aklıma. güzel filmdi. teşekkürler alejandro, teşekkürler guillermo..
revolver sanırım henüz türkiyede vizyona girmemiş, bir gün girecekse ne isimle gireceğini bilmediğim, daha önce snatch ve lock stock and two smoking barrels isimli filmlerini izlemiş olduğumdan “bunları beğenen bunu da beğenir” mantığıyla nokta atışı yaparak bulduğum bir guy ritchie filmi.
kafası karışık kötü adamların kestikleri raconlar ve havada uçuşan mermilerle hareket kazanan filmde guy ritchie’nin diğer filmlerinde olduğu gibi yine bir sürü karakter çorba gibi karıştırıldığı için takip etmesi zor oluyor. böyle olduğunu bilince de işi baştan sıkı tutup aşırı dikkatli izlemek gerekiyor ki altyazı kaçıyor. british aksanı da çorbanın tuzu biberi tabi.
snatch’in turkish isimli karakteri, gönüllerin fahri türk vatandaşı jason statham uzun saçlı ve şekilli sakallarıyla jake green isimli bir karakter halinde görünüyor ve onun da kafası müthiş karışık. o kadar ki girdiği hallere bakıp üzülmemek elde değil.
kötü adamların kafısı öyle karışık ki yaşananlara bir anlam vermek, karakterleri oturtup kesin yargılara varmak mümkün olmuyor. kim kim karışınca anlamadan izleyip gidiyorsunuz. dikkati verip tekrar izlemek lazım. belki de güzeldir. ekşi sözlükte hakkında yazılan süper film yorumlarını okuyunca kendimden kuşku ettim.
kendimden kuşku ettim diyince; the painted veil filmi için de çok ağır konuşmuş olabilirim. elbet sevenler olacaktır. filmin türkiyede hiç hasılat yapamamasının sorumlusu olmak istemem. zaten kaç seferdir izlediğim filmleri beğenmiyorum. “yoksa film beğenme yeteneğimi mi kaybettim, bundan sonra hiçbir filmi fight club tadında izleyemeyecek miyim, aman allahım” havalarındayım.
ama şükür birinci derece bağımlı bir lost izleyicisiyim ve her bölümü sabırsızlanarak bekliyor, türkçe altyazının çıkmasını bekleyemeden izliyorum. üç aylık tatilin ardından gelen iki yoğun içerikli bölümüyle bir sürü şey öğrendim (yakında merak edecek bişey kalmayacak diye korkuyorum). zaman kırılması, paralel evrenler gibi konulara değinmesiyle ilgimi daha fena çekmesiyle de gelecek bölümlerine göstereceğim ilgimi garantiledi. kimse izlemese ben izlerim.
bu başlığı lost’a ayırmak isterdim ama daha önce aklıma gelmediği için bu fırsatı kaçırdım. lost izlemediği için “108 ne alaka” diyenler sonraki paragrafa geçebilirler (gerçi kazançları sadece bir cümle olacak ama). izlediği halde bağlantı kuramayanlara tek diyeceğim şu: “sonraki paragrafa geçmeden önce lost’un tüm bölümlerini yeniden izleyin”..
the painted veil; 23 şubatta “duvak” ismiyle vizyona girecek bir edward norton filmi. ekşi sözlükte yazılanlara göre benim de beğendiğim ve bir ara “tuluyhan uğurlu’ya yaptırmış olabilirler mi acaba” diye düşündüğüm piano ağırlıklı müzikleri altın küre almış. çin’de geçen filmin görüntüleri de oldukça güzel. yemyeşil köyler, sapsakin nehirler fln.
ama sadece nehirler değil sakin olan, herkes sakin. kimse konuşmuyor, konuşursa da az ve öz konuşuyor. sessizlik olmasın diye sık sık piano çalıyor (ki en güzel yerleri bunlardı sanırım). konu deseniz daha önce milyon kere işlenmiş ve benim de birkaçını izlediğim sıkıcı “misyonerlik yaparken aşık olma” sorunsalını işleyen filmlerden farksız. aşkın gücü, aşk her şeyi affeder mi, aşık nelere katlanır, mantık evliliği mantıklı mıdır, bu çinliler diye bu kadar dar kafalılar gibi konuları işleyen bir film.
fight club’da izlediğimden beri severek takip etmeye çalıştığım ve kendisinin ismi yazılı bir film afişi gördüğümde “üff edward norton oynuyo kesin izlemeliyim” diye atladığım edward norton abimize bu haller pek yakışmamış. kendisini ilerki günlerde daha serseri, daha bi saçları dağınık görmek istiyoruz. bir de british aksanı kullanmamış mı, peruk gibi duruyor.
naomi watts ve tanımadığım birkaç batılıyla birlikte bir ton çinli eşlik etmiş edward norton’a. sonuçta ortaya hiçbişey çıkmamış. ne zaman bitecek diye gözünün içine bakılacak bir film olmuş. unutmak istiyorum..


